Market raflarının tıka basa dolu olması, bir toplumun gıda güvencesine sahip olduğu anlamına gelmiyor. Günümüzde gıda krizi tartışmaları sadece ürün tedarikiyle sınırlı kalmayıp, “Ne ekeceğimize ve ne yiyeceğimize gerçekte kim karar veriyor?” sorusu etrafında şekilleniyor. Beyrut Amerikan Üniversitesi Ekosistem Çalışmaları Bölümü’nden Prof. Dr. Rami Züreyk ile Oregon Üniversitesi Hukuk Profesörü Michael Fakhri, gıda güvenliği ile gıda egemenliği arasındaki derin farklara dikkat çekiyor.
Bolluk içinde yokluk: Raflar dolu ama ulaşım kısıtlı
Uzmanlar, pazar tezgahlarındaki bolluğun herkesin gıdaya erişebildiği anlamına gelmediğini belirtiyor. Yalnızca New York kentinde 1,5 milyondan fazla kişinin gıda güvensizliği yaşadığı gerçeği, “fiziki bulunabilirlik” ile “ekonomik erişim” arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor.
1996 Dünya Gıda Zirvesi Eylem Planı, gıda güvenliğini bireylerin yalnızca kaloriye değil; kültürel alışkanlıklarına uygun, sağlıklı ve besleyici gıdaya kesintisiz fiziki ve ekonomik erişimi olarak tanımlıyor. Züreyk, bodurluk ve obezite gibi sağlık sorunlarının yetersiz ve dengesiz beslenmeden kaynaklandığını vurgulayarak, meselenin kalori miktarından ziyade sunulan gıdanın niteliği olduğunu ifade ediyor. Gıda egemenliği ise tartışmayı bir adım öteye taşıyarak; neyin ekileceğine, hangi üretimin teşvik edileceğine ve kaynakların kime aktarılacağına kimin karar verdiğini sorguluyor.
Gazze örneği ve tohum bankasının mücadelesi
Gıda egemenliğinin sahaya yansıyan en somut örneklerinden biri Gazze Şeridi’nde yaşanıyor. Karara Yerel Tohum Bankası, geçmişteki merkezinin yıkılmasının ardından faaliyetlerini Deir el-Balah’taki bir çadırda sürdürüyor. Yöre çiftçileri, tohum bankasından aldıkları tohumları ekip çoğalttıktan sonra bir kısmını bankaya iade ediyor, bir kısmını ise bir sonraki sezon için saklıyor.
Prof. Dr. Rami Züreyk, savaş öncesi dönemde bölgeye giren bazı yardım kuruluşlarının, yerel halkın temel ihtiyaçları yerine Avrupa’ya ihraç edilmek üzere çilek ve çiçek üretimine öncelik verdiğini hatırlatıyor. Züreyk’e göre bu model, toprağı yerel ihtiyaçlardan kopararak dış pazarların sezon dışı tüketim dinamiklerine bağladı.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) Sözcüsü Amani En-Nauk ise tohum bankasını yerel türleri korumak amacıyla desteklediklerini belirtiyor. Ancak domates, salatalık ve patlıcan gibi temel mahsullerin tohum kısıtlılığı, yorgun toprak ve su kaynaklarına erişim engelleri gibi yapısal sorunlar girişimin sınırlarını belirliyor.
Küresel ölçekte üretim ve pazar kuralları
Gıda egemenliği mücadelesi yalnızca kriz bölgeleriyle sınırlı değil. Hindistan’da üreticilerin uluslararası şirketlerin pazara girişini kolaylaştıran yasal düzenlemelere karşı yürüttüğü kitlesel protestolar, hükümetin 2021 yılında üç tarım yasasını geri çekmesiyle sonuçlanmıştı.
Gıda egemenliğinin dış ticaretten tamamen kopmak anlamına gelmediğini vurgulayan uzmanlar, 2007 Nyéléni Bildirgesi’nde işaret edildiği gibi; yerel ve ulusal ekonomilere öncelik veren, şeffaf ve üreticinin hakkını gözeten adil bir ticaret modelinin inşa edilmesi gerektiğini vurguluyor. Sağlık, eğitim ve ticaret politikalarının bir bütün olarak gıda sistemine dahil edilmesi, üreticinin sadece tohumu değil, geleceğini de koruma altına almasının anahtarı olarak değerlendiriliyor.

















