Güney Amerika ülkesi Kolombiya, yarım asırdan daha kısa bir süre içinde uyuşturucu trafiğinde adı dahi anılmayan bir coğrafyadan, küresel kokain üretiminin ve kaçakçılığının merkez üssüne dönüştü. İç savaşlar, kırsal yoksulluk, devlet otoritesinin yokluğu ve ABD pazarından gelen yoğun tüketim talebinin kesişimi; silah, para ve siyasi nüfuza hükmeden organize suç imparatorluklarının doğmasına zemin hazırladı. Bu dönüşüm, başkent Bogota ile organize suç örgütleri arasında on yıllar süren ve yüz binlerce insanın hayatına mal olan kanlı bir savaşı beraberinde getirdi.
Kolombiya’nın eski Devlet Başkanı Gustavo Petro’nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünde dile getirdiği “Uyuşturucuya talep bitmedi, bedelini ise hayatlarıyla milyonlarca Kolombiyalı ödedi” sözleri, yürütülen küresel mücadelenin iflasını özetler nitelikteydi. 20. yüzyılın başlarında yalnızca açlığı ve ağır çalışma koşullarını bastırmak amacıyla yerli çiftçiler tarafından çiğnenen koka yaprakları, zamanla endüstriyel ölçekte işlenen ölümcül bir ticari ürüne dönüştü.
İç savaşın enkazından doğan organize suç şebekeleri
Kolombiya’da Muhafazakarlar ile Liberaller arasında patlak veren ve yaklaşık 300 bin kişinin ölümüyle 1958’de sona eren iç savaş (“La Violencia”), ülkenin sosyal dengelerini temelden sarstı. Çatışmaların durmasıyla silahsız kalan binlerce milis gücü mensubu işsiz kalınca kaçakçılık ağlarına yöneldi. Savaş sebebiyle 2 milyondan fazla insanın kırsal bölgelere göç etmesi, devlet hizmetlerinin ulaşamadığı alanlarda önce esrar, ardından koka ekiminin hızla yaygınlaşmasına yol açtı.
1970’li yılların başında Şili’deki askeri darbe sonrası sermaye ve üretim tecrübelerini Kolombiya’ya taşıyan uyuşturucu kaçakçıları, gizli laboratuvarlar kurarak süreci hızlandırdı. On yılın sonuna gelindiğinde Kolombiya, dünyadaki kokain arıtma işlemlerinin yüzde 73’ünü tek başına kontrol eden ve ABD’ye her yıl 24 tondan fazla uyuşturucu sevk eden küresel bir merkez haline geldi.
Medellin ve Cali: İki dev kartelin kanlı rekabeti
Elde edilen devasa rant, organize suç kartellerinin doğuşunu hızlandırdı. Araç ve mezar taşı hırsızlığıyla suç dünyasına adım atan Pablo Escobar liderliğindeki Medellin Karteli, gücünün zirvesinde 70 binden fazla kişiye istihdam sağlayan devasa bir suç ağı kurdu. Gonzalo Gacha, Ochoa Kardeşler ve Bahamalar’daki bir adayı lojistik üsse çeviren Carlos Lehder kartelin tepe yönetimini oluşturdu. Medellin Karteli Florida ve Miami hattını kontrol ederken; Gilberto ve Miguel Rodriguez Orejuela kardeşlerin yönettiği rakip Cali Karteli ise New York ve New Jersey pazarlarını ele geçirdi.
Siyasi nüfuz arayışına giren Escobar, yoksullara 400 konut inşa ederek 1982’de Liberal Parti listesinden parlamentoya girdi. Suç liderlerinin temel hedefi, ABD ile imzalanan suçluların iadesi anlaşmasını yürürlükten kaldırmaktı.
Devlete açık savaş: “Kolombiya’da bir mezar, ABD’de bir hücreden iyidir”
Karteller ile devlet arasındaki gerilim, uyuşturucu parasının ekonomiye sızdığını kanıtlayan Adalet Bakanı Rodrigo Lara Bonilla’nın Nisan 1984’te suikast sonucu öldürülmesiyle geri dönülemez bir savaşa evrildi. Devlet Başkanı Belisario Betancur’un kartellere topyekun savaş ilan edip iadeleri hızlandırması üzerine suç örgütleri, “Kolombiya’da bir mezar, ABD’de bir hücreden iyidir” sloganıyla yargı mensuplarına yönelik kanlı bir suikast dalgası başlattı; süreçte 40’tan fazla yargıç ve 1989’da başkan adayı Luis Carlos Galan katledildi.
1991’de kendi inşa ettiği lüks cezaevine girmeyi kabul eden ancak operasyonlarını içeriden yönetmeyi sürdüren Escobar, kaçışının ardından Aralık 1993’te güvenlik güçlerince öldürüldü. Büyük kartellerin dağıtılmasının ardından pazar daha parçalı, esnek ve yasa dışı altın madenciliği ile insan kaçakçılığına da yönelen küçük hücrelerin eline geçti. Eski Devlet Başkanı Juan Manuel Santos’un 2016’da BM Genel Kurulu’nda belirttiği gibi, askeri operasyonlar kartel liderlerini etkisiz hale getirse de uyuşturucudan tamamen arındırılmış bir küresel düzen inşa edilemedi.

















