Almanya’da Saksonya-Anhalt eyalet parlamentosu seçimleri öncesinde yayımlanan son anketler, aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin yüzde 41 oy oranına ulaşarak tarihi bir rekora koştuğunu gösterdi. Başbakan Friedrich Merz’in Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) yüzde 21 seviyesinde kalarak 20 puan geriye düşmesi, Berlin’de siyasi bir deprem etkisi yarattı. Yaşanan bu sarsıntının ardından Alman basını, hükümetin içine düştüğü meşruiyet krizini anlaması için Merz’e ünlü filozof Jürgen Habermas’ın teorilerini adres gösterdi.
Die Zeit gazetesinde Thomas Assheuer imzasıyla yayımlanan analizde, Mart ayında 96 yaşında hayatını kaybeden Habermas’ın 1973 tarihli “Geç Kapitalizmde Meşruiyet Sorunları” adlı eserine dikkat çekildi. Analizde, Merz liderliğindeki muhafazakârların yaşanan oy patlamasını sadece göç ve güvenlik argümanlarıyla açıklayamayacağı, asıl sorunun devlet ile toplum arasındaki güven bağının kopması olduğu belirtildi.
Devletin aşırı yükü ve meşruiyet krizi
Habermas’ın analizlerine dayandırılan değerlendirmede, modern demokrasilerde çatışmanın artık yalnızca sermaye ile işçi arasında değil, doğrudan devlet ile yurttaş arasında yaşandığı ifade ediliyor. Hükümetlerin bir yandan serbest piyasayı, rekabet gücünü ve sermaye yatırımlarını korumaya çalışırken; diğer yandan enflasyon, enerji tedariki, sağlık, eğitim ve sosyal adaleti sağlama baskısı altında ezildiğine işaret ediliyor.
Devletin verdiği refah ve güvenlik vaatleri sahadaki ekonomik gerçeklikle örtüşmediğinde, halk nezdinde derin bir meşruiyet erozyonu baş gösteriyor. Bu durumun bireyleri iki temel davranış modeline ittiği vurgulanıyor: Sosyal öfkeyle sokaklara ve radikal partilere yönelen bir “isyan” ya da siyasetten tamamen koparak kamusal alandan çekilme hali.
Doğu Almanya’daki derin hayal kırıklığı ve sınıfsal yük
AfD’nin doğu eyaletlerindeki taban genişlemesi, Berlin Duvarı’nın yıkılışından bu yana devam eden ekonomik güvencesizlik ve statü kaybı korkusuna bağlanıyor. Doğu Almanya sakinlerinin rekabetçi kapitalist düzene intibak etme sürecinde bekledikleri sosyal koruma kalkanını bulamamaları, devlete yönelik öfkeyi körüklüyor.
Hükümetin kriz dönemlerinde faturayı alt ve dar gelirli kesimlere kesmesi, zengin sınıfların ise bu yükten muaf tutulması toplumsal adalet algısını ağır biçimde zedeliyor. Aşırı sağcı hareketler, halktaki bu haklı iktisadi kırgınlığı ustalıkla devralarak “kapalı, yabancısız ve korumacı bir ulus-devlet” nostaljisine dönüştürüyor.
Faşizmin tehlikeli döngüsü: Tartışma yerine düşman üretimi
Analizin son bölümünde, AfD benzeri aşırı sağ yapıların rasyonel argümanlar veya demokratik müzakere yerine siyasi mitler ve yapay düşmanlar inşa ederek büyüdüğü uyarısı yapılıyor. Habermas’ın teorisine atıfla; ekonomik çaresizlik ile aşırı milliyetçiliğin birleştiği kriz anlarında otoriter rejimlerin iç çelişkileri örtmek için korku iklimi yarattığı ve “olağanüstü hal” söylemleriyle demokratik kazanımları tasfiye edebileceği hatırlatılıyor.
Alman analistler, Başbakan Merz’in alt sınıfların sırtındaki ekonomik yükü hafifleten adil bir bölüşüm politikası izlememesi halinde, geleneksel merkez siyasetin aşırı sağ dalga karşısında tamamen eriyebileceğine dikkat çekiyor.

















